9/12/2009 - Çoktan Yedik
Çoktan Yedik
Sadece gri boyası olan bir çocuğun çizdiği bir sokaktayım; üstümdeki kapkara bulutlardan, artık kızıllaşmış güneş ışığını görebilmek mümkün değil, caddeleri aydınlatan lambalardan ise eser yok, hayallerimdeki evlerin, turuncu çatılarını yalanlar cinsten çatı dolu etrafım. Neresi burası?
Kaldırımlarda delikler vardı ve binaların bazıları yıkılmıştı. Savaşın izleri, kendini şimdiden gösterebiliyordu.
Yaklaşık iki yüz metre sağımdaki binanın kapısı açıldı ve dışarıya dört kişi çıktı; ikisi erkekti ve ellerinde bir tür sandalye ile bir kadını taşıyorlardı. Diğer kadın da binanın karşısındaki boş alana gitti koşar adımlarla. Ben ise, yanmış bir ağacın arkasına geçtim ve izledim.
“Çabuk ol Hande, her an birileri görebilir.” dedi kır saçlı olan adam. Üstünde gri bir gömlek vardı, pantolonu ise kanlıydı.
“Elimden geldiğince çabuk olmaya çalışıyorum, tamam.” diye fısıldadı boş alana giden kadın O sırada gökyüzünden bir ses yükseldi; sanki gökyüzünde yarıklar açılıyordu. Onun ne olduğunu biliyordum; karşımdaki uzun saçlı, sarışın adamın bildiği gibi;
“İşte bir tane daha attılar, acaba bu sefer ki nereye gitti?” derken o kadar uzaktan bile fark edilebilen yeşil gözleri karanlık gökyüzünü inceliyordu. O an, ben oraya geldiğimden beri ilk kez tanıdık bir şeyleri fark ettim; sarışın adamın gözleri.
“Aaaa!” diye inledi sandalyedeki kadın. Boş araziye giden kadın bir tür market arabası ile gelince iki adam kadını kaldırıp ona koydular; hamile gibiydi ve hâlâ inlemeye devam ediyordu.
Ben bu dört kişiyi takip ettim, gri sokaklarda. Bir şeylerden gizlenerek gidiyorlardı sanki ama ben hiçbir şey görmüyordum. Anladığım kadarı ile gittikleri yer bir hastaneydi; kadın doğurmak üzereydi.
“Az kaldı Selin, dayan lütfen.” dedi yeşil gözlü olanı. Arabayı o devralmıştı ve var gücü ile itiyordu. O sokaklarda bir yerlere takılmadan gitmesi bir mucizeydi bence; ben bile onları takip ederken takılıyordum.
Bir sokaktan sola döndüler ve oraya geldiğimden beri ilk defa insan sesinin yoğunluğunu hissettim. Sokağın ilerisinde, sağda bir hastane vardı, ya da öyle görünen, harap bir bina. Hastaneyi görür görmez hızlanmaya başladılar. Çünkü etraf değişik yerlerden gelen, değişik hastalarla doluydu ve kapıda herkesi içeri almayan bir engel vardı.
“Sen çekil Cenk, ben geçerim.” dedi kır saçlı adam. Ben o an ikinci kez tanıdık bir şey fark ettim; adamın ismi. Arabayı kır saçlı adama bıraktı ve Handan’ın yanına gitti. Hâlâ hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Sadece filmlerde böylesine harabını gördüğüm o sokağı da geçtiler ve hastanenin önüne geldiler. Bir şeyler söyleyip içeri girdiler. Ama ben dışarıda kaldım.
Sorun şu ki, orada o doğumu izlemek için bulunuyordum ve izlemek için geldiğim yol, böyle bir engeli kabul etmeyecek kadar uzundu. Biraz kapı önündeki adamları gözlemledim; orada içeri girmeye yalvaran insanlara ne diyorlardı? Görünmemem gerektiğini biliyordum ama böyle bir yere de görünmeden giremezdim. Emin adımlarla, sokaktaki çukurlara dikkat ederek ilerledim. Etrafta yine yanmış ve hâlâ yanmakta olan araba vardı.
Kapıya yaklaşınca adamların ne dediğini duydum; “Her şeyin bir bedeli vardı, ne verebilirsiniz?”. Anlaşılan onlar da herkes gibi bu durumdan yararlanmaya çalışıyorlardı. Hemen elimi cebime attım ve mavi, kulanda gibi, kablolu bir aleti çıkarttım; bu rengi özlemişim.
Elimi biraz daha derinlere daldırdım ve biraz para buldum. Mavi aleti yerine koyduktan sonra o paranın burada da geçmesi için dua ederek adamların yanına gittim ve elimdekini adama uzattım; kurallarımda konuşmak yoktu.
“Vay be! Helal dostum! Diğer üç kişi nerede? Yoksa dört kişilik parayı sırf kendin için mi veriyorsun?” dedi badigart gibi iri yarı olanı. Demek ki, kişi başı bir bedel vardı girişin ve bu para burada da geçiyordu. Hiç düşünmeden etrafıma bakındım ve bana yalvarır gözlerle bakan onca insanı gördüm; karşısındaki adamlara yalvaran onca insanın yanında. Kimisinin kucağın çocuğu vardı, kimisinin ise çocuğu tutacak kolları kopmuştu.
Bana göre en ağır yaralı üç kişiyi seçtim; kolu kopmuş bir adam, kafasına demir saplanmış bir kız çocuğu ve kucağında tek eli olmayan bebeğini taşıyan bir kadın. Sonra da hiç düşünmeden içeri girdim ve doğum bölümünü aramaya başladım. Etraf kan içindeydi; bir hastanede olmaması gereken her şey vardı. Yaralı insanlar odaların kapılarında inleyerek bekliyorlardı. Bense, inleyen başka birisini arıyordum.
Bir kat aşağıya indim ve koridorun sonundaki kapıdan geçip, doğum bölümüne geldim; kadın ve yanındaki üç kişi oradaydı. Kadın, daha önce duymadığım kadar içten çığlıklar atıyordu. Etrafta ondan başka doğum yapmayı bekleyen kimse yoktu. Haklılardı da, ben de olsam dışarıdaki o gri dünyaya bir çocuk daha kurban etmek istemezdim. Ama bu kadının düşünceleri farklıydı.
“Doktor Bey, doğumun hemen gerçekleşmesi gerekiyor, aletleri getirmemi ister misiniz?” dedi gri önlüklü hemşire. Önlüğünün bazı yerleri kan içindeydi. O, doktorun verdiği onay ile malzemeleri almaya giderken, bana oldukça yaklaştı. Ben de bir iki adım geriledim ve kapının ardına gizlendim.
Hemşirenin gitmesini bekledim bir süre, ardından da yine içeri girdim ve izlemeye devam ettim.
Doğum yapılacak yer, normal bir sohbette oturmak için bile çok pisti. Ama orası, benim buraya geldiğimden beri gördüğüm en temiz yerdi.
Birkaç dakika sonra doktor, “Geliyor!” diye inledi. Yandaki üç kafa da aniden dönüp oraya baktı; masadaki kadın inliyordu.
“İşte geldi.” dediği anda kalbim duracak gibi oldu; karşımdaki ufak şey tepetaklak durmuş, etrafı süzüyordu ve cıyak cıyak bağırıyordu. Gözleri yemyeşildi, teni kanlıydı ama etraftaki herkesten, her şeyden temizdi. Normal bir bebeğin aksine aşağıya sarkan her bir elinde altıparmağı vardı. Ben, neredeyse ağlayacak kadar hüzünlenmiş ve heyecanlanmış bir biçimde o erkek çocuğunu izlerken içimden geçenler akıl almaz derecede saçmaydı; ‘İşte ben.’
Ben, bebeği, yani beni izlerken Selin, yani annem ağzını açtı; “Cenk, Cenk,-”. Ama bir iki kelimeden sonra yoruldu ve sustu; durumu hiç de iyi değildi. “Cenk, o elmayı yememeli. Bana söz ver kardeşim, o elmayı yemeyecek.” Sözlerini bitirdikten sonra, elini kaldırdı ve dayıma bir şey uzattı; kalp şeklinde bir kolye.
Ne elmasından bahsediyordu annem? Ben neden elma yememeliydim? O kolye de neyin nesiydi? Ben bütün bu soruları kendime sorarken annemin ve benim çığlığımdan farklı bir çığlık kulaklarımı tırmaladı; Handan, ‘Hayır!’ diye bağırdı.
O an, olabilirmiş dedim kendi kendime; insan, anne ve babasız büyümekten daha büyük bir üzüntüye sahip olabilirmiş; annesini ölürken görüp, ona doğru koşamamak, ona sarılamamak. Annem orada, iki metre ötemde duruyordu ama ben gidip ona, gitme diyemiyordum, onu öpemiyordum, sarılamıyordum. Çünkü ben zaten oradaydım.
O hastaneden ayrılmadan önce duyduğum birkaç söz arasından beni etkileyen sadece bir cümle vardı; “Biz elmayı en başında yememeliydik.”
Gri sokaklarda yürürken o cümleyi düşündüm. Annemin kardeşi, benim dayım ve adaşım Cenk söylemişti o cümleyi. Annem de ölmeden önce benim için elmayı yememeli demişti. Ama bütün bunlar ne manaya geliyordu? Fazla zamanım olmadığını bildiğim için düşünme işini sonraya bıraktım ve geçiş yerine doğru ilerledim.
Karanlık gökyüzünden gelen sesler artık o kadar sıklaşmıştı ki, aldırmıyordum bile. Yollarda bazen bir iki insana rast geliyordum ama beni görünce hemen saklanıyorlardı. Ben de, gözümden düşen yaşlar eşliğinde adımlarımı hızlandırdım; sadece gri boya ile yapılmış bu resimden çıkmak istiyordum artık.
Geçiş yerine geldim ve hatırlamaya çalıştım; nereden çıkmıştım ben? Normal gözlerle bile görmenin zor olduğu o mekân da yaşlı gözler ile çıktığım yeri aradım ve buldum. Oradan üç adım geriye gittim ve cebimden mavi aleti çıkartıp, kabloların birini sağ koluma, birini de sol koluma bağladım. Önceden yazılmış tarihe baktım; ‘Temmuz 24, 2117, 14:09:86’; doğruydu.
Ay, gün, yıl ve saat yazılmıştı; geçiş başlayabilirdi. O gün orada görmekten tiksindiğim tek renkteki tuşa; kırmızı tuşa bastım ve sanki hücrelerime ayrılıp, aynı anda yeniden birleştim. İşte olmuştu; yine karanlık, yeraltındaki, sessiz evimdeydim ve tam karşımdan kendimi gördüm bir an için. Ama hemen yok oldu.
Bir saliselik hata yaptığımı anladım ama bunun için kendime kızabilecek durumda değildim; ağlıyordum. Biraz önce annemin ölümünü gördüm; ne ağlıyordu, ne bağırıyor. Sadece ‘elma’ diyordu, ‘elma’.
Hâlâ bir anlam veremiyordum; neydi bu elma, konunun temelinde ne yatıyordu; annem neden yememem gerektiğini söylemişti; dayım neden çoktan yedik demişti? Bilmiyordum ama bulacaktım; bu yeraltı şehrinde, her sorunun cevabını bulacaktım.
Elimdeki kumandayı yatağın yanındaki masanın üstüne koydum ve odamdan çıkıp biraz şehre baktım; yapılmış en büyük avizenin yanındaki küçük lambaların aydınlattığı, çoğu sadece gözün görebileceği kadar belirgin olan evlerle dolu, yaklaşık yüz insanın yaşadığı ve her gün onlarca deneyin yapıldığı bir şehir. Biz burada, benim biraz önce gittiğim gün çıkan nükleer savaşın kalıntılarını temizlemeye çalışıyoruz.
Annemin ölümünü görünce bütün o bilgiler yine hafızamın derinliklerinden, en önlere aktı. Bir rüzgâr istiyorum; beni serinletecek, içimdeki acıyı söndürecek. Ama alacak nefesi bile zor buluyorum çoğu zaman.
Hiç unutamıyorum o dersi; nükleer felaket sonrası bizi buraya kapattıklarında verdikleri eğitim ilk dersiydi. Dersin konu başlığı hafızamda silinmiş olmalı ama içeriği hiçbir zaman silinmeyecek. Orada bize dersi anlatan profesörün dediği her kelimeyi hatırlıyorum, en başından, en sonuna kadar. “Yıl 2087, aylardan nisan, on nisan…
O an ki Dünya’nın hali, berbat denebilecek kadar kötü. Dünya yüzeyinde içilebilir derecede su çok az miktarda bulunuyor. Yani bir zamanların altınından yaklaşık yetmiş sekiz kat daha değerli. Hal böyle olunca bilim adamları var olan suyu, yani deniz suyunu işlemeye çalışıyorlar. Onu arıtmayı başarıyorlar ancak hâlâ orijinal suyun yerini tutmuyor ve tutamaz da.
Dünyadaki enerji üretim yöntemleri değişiyor ve hemen hemen her ülke nükleer enerji kullanmaya başlıyor. Yeryüzündeki tarlalar, verimsizleşmeye başlıyor. Arıtılmış su ile sulanınca hepsinin tadı bozuluyor. Peki, böyle bir durumda ne olsa, güzel giderdi?
İşte tam o gün; 10 Nisan 2087’de bir deprem oluyor; Ege ve Akdeniz merkezli. Deprem sonucunda, Ege ve Akdeniz’in kesişim noktasında bir adacık oluşuyor; İstanbul kadar bir yer. Adada doğal sudan, verimli toprağa her şey var. E, doğal olarak da bütün devletler bunu kendine istiyor. Ama biri isteyince diğeri verir mi? Tabi ki, vermez. Yani anlayacağınız, o gece savaş çıkıyor ve nükleer bombalar o ülkeden, o ülke yollanıp duruyor. Bu savaşta kaç milyon kişi öldü, hiçbir zaman kesin olarak bilinemeyecek.
Bilinen tek şey; Dünya, kullanılmaz hale geldi. Her yer, ama akla gelebilecek her yer, radyasyon dolu. Peki, siz neden buradasınız? Sizler, bahsi geçen savaş zamanında doğmuş kişilersiniz. On, yirmi yıl sonrasının profesörleri olmanız için getirildiniz buraya.
Savaşın ne kadar kötü yerlere gittiği anlaşılınca sığınak olarak kullanılmak için yapılmış yer altı mahzenleri birleştirildi ve bir şehir ortaya çıktı. Dışarıda insanlar birbirlerini öldürüyor. Onların hepsi aç, susuz, uykusuz, kalacak bir yerleri yok, dayanacak kimseleri, güvenecek bir arkadaşları yok. Ama siz o leşi çıkmış dünyadan uzakta buradasınız ve güvendesiniz.
Bunu size kimler sağlıyor, bilmeyeceksiniz. Sadece onlara borcunuzu ödemek için çalışacak ve ölü dünyayı dirilteceksiniz.”
O profesör, bütün konuşmasında haklıydı; dünya yaşanmazdı, aynen şu an olduğu gibi. Ama bir noktada eksiği vardı; bütün hayatım boyunca bunu öğrenmek istemiştim ve bugün öğrenmiştim; ben hangisindeydim? Savaştan önce doğanlarda mı? Yoksa savaştan sonra doğanlardan mı? İkisi de değildi; bugün biliyordum. Ben, buradaki insanlar arasında, o savaş günü, sağ doğan tek profesördüm.
Annemin beni doğurduğu zamana götürecek bir alet yapıp, o zamana gidip, ne zaman doğduğumu öğrenmek, bütün sorularıma cevap olur sanmıştım. Ama şimdi yanıldığımı anlıyordum; cevapsız sorularım vardı hâlâ; babam kimdi?
Yüz binlerce kişi yukarıda, yıkık, harap dünyada yaşam mücadelesi verirken ben annemi, babamı arıyordum; hem de zamanda geri gitmemi sağlayan bir aletle. Bu aleti yapmaya, yaklaşık yirmi yıl önce karar verdim ve işte otuzuncu yaşımda o alet ile ilk seferimi yaptım.
İşin aslı nasıl yaptığımı hâlâ tam olarak anlamış değilim. Ancak yürüttüğüm tahminlere göre, yapılan nükleer savaş sonrası oluşan hava akımları ve değişik gazları barındıran kütleler, bana bu yolu sağladı. Ama sorun şuydu; sadece geriye gidiyordu. İleri gidemezdim. Sadece, bir noktadan geriye gidip, yeniden ilk noktama ya da ondan gerisine gidebilirdim. Bunun sebebini bilmiyordum, aramıyordum da; benim için önemli olan geçmişti, gelecek değil.
Annemi geçmişte bulmuştum; sıra babamdaydı. Belki babamı bulunca, elma konusunun ne olduğunu da bulurdum.
*
Sarsıcı geçidin ardından yine o şehirdeydim ve hâlâ bir cevap bulamamıştım. Birkaç kez daha gidip, annemi dışarıdayken izlemiştim ve babam hakkında en ufacık bir şeyler duymaya çalışmıştım. Onun hakkında edindiğim bilgi sadece iki kelimden ibaretti; asker ve Ankara.
Bu bilgilerden sonra, bize yararı olur diye yeraltı şehrine getirilen eski kayıtlarla bir iki gece geçirdim bir liste yaptım; tam olarak doksan üç kişilik bir liste. Eğer tahminlerim doğruysa, babam askerdi ve Ankara’daydı. Annemin ağzından o lafları duyduğum sene İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş bütün askerlerin listesiydi bu.
Ben de şimdi, seksen altıcısından geldim. Onları izlemek hiç kolay olmuyordu; bazen asker kıyafeti giymek zorunda kaldığım da oluyordu; bir sürü saçma ve yalan hikâyeler filan. Ama bazen şanslı çıkıyordum ve listedeki bir iki kişiyi aynı yerde görüyordum. Ama hiçbirisinin babam olduğuna dair bir kanıtları yoktu.
Bunun yanında, şehirde bir icada daha imzamızı atmıştık; toprak yenileme sıvısı. Belirli bir seviyeye kadar olan radyasyonlu toprağa döktüğünüz bu sıvı, yaklaşık dört ayda, verimini iki katına çıkartıyordu. Bu icat, dışarıdaki, harap, yıkılmış ve ağlayan dünyada denenecekti. Dışarıda oluşturacağı heyecanı tahmin ettikçe bütün arkadaşlarımız deliye dönüyordu.
Bazen dışarıdan incelenmek için insan indiriliyordu aşağıya. Bizim sahip olduğumuz o kısıtlı beslenme olanaklarına bile inanamıyordu. Tabii ki, gelenlerin hiç biri yeryüzüne çıkamıyordu; –gizlilik amaçlı güvenlik- en azından sağ.
Sıra, seksen yedinci kişideydi. Bu kişinin babam olma olasılığı düşük, ulaşılması zor olsa da gitmeliydim. Bu adam, gideceğim tarihte, bulunduğu yerin en yetkili ağzıydı. Savunma ve saldırı silahlarının denetleyicisi, o silahlar hakkında devlet büyüklerinden sonra en büyük diplomasiye sahip kişiydi. Ben, babamın böylesine büyük bir yetkiye sahip olduğuna inanmadığım için, onun babam olmasına da ihtimal vermiyordum ama yine de gidip görmem gerekiyordu.
Bu rüzgârsız şehirdeki, odamın kapısını kapattım ve tepemde yanan bir lamba ışığında o küçük mavi şeye doğru yürüdüm.
Yine yatağın yanındaki masada duruyordu. O zaman geçiş aletinin, çalışma prensibi biraz karmaşıktı. Yıl, ay, gün ve saatin yanı sıra, mekânı da iyi ayarlamak gerekiyordu. Mekân için, içerisindeki çipin beyni sıfırdan yazılmalıydı. Ama ben listeyi buna uygun yaptığım için, geçen beş kişi ve gelecek dokuz kişi için aynı yer, uygundu; sadece zamanlar değişecekti.
Kumandayı kollarıma bağlamadan önce tarihi tam olarak girdiğimden emin olmak için masanın üstündeki listeden bir kez daha kontrol ettim; ‘2087, Nisan 10, 08:43:64’; doğruydu.
Kabloları kollarıma bağladım ve düğmeye bastım… İşte bir kez daha hücrelerime ayrıldım sanki. Ama alışmıştım artık; doksanıncı geçişimdi.
İşte yine oradaydım; karargâhtaki, arızalı bahanesiyle kapatılmış tuvalette. İlk başta etrafı dinledim; dışarıda kimsecikler var mı diye. Ses gelmeyince kapıyı açtım ve çıktım. Burası bir tür kamptı ve içeride yatakhaneden, çamaşırhaneye kadar her şey vardı. Burası da benim biraz önce olduğum gibi yeraltında bir yerdi.
Tuvaletten çıkar çıkmaz yandaki çamaşırhaneye girdim ve bir tane üniforma aldım. Rütbe olarak da onbaşını buldum ve onları da taktım. Sıra, adını Burak olarak kaydettirmiş askeri bulmaya gelmişti.
Yaklaşık yarım saat etrafta dikkat çekmeden dolaştıktan sonra açık bir kapı gördüm ve içeri girdim. Burası diğer yerlerden daha değişik gibiydi; daha karanlık, daha sessiz ve bomboş. Etrafta kimisi açık, kimisi kapalı bilgisayarlar vardı; anlaşılan burası kontrol merkeziydi.
Ben, sessizce etrafı süzerken, siren sesi gibi sesler duyulmaya başladı ve sarı olan ışıklar kırmızıya dönüştü. Bilgisayar ekranları tek bir şeyi gösteriyordu; ‘Kırmızı Alarm’.
Korktum ve buraya gelen ayak seslerini duyunca bir köşeye gizlendim; iki kişi içeri girdi.
“Yeni bir kaynak keşfedildi efendim, hem de yaklaşık İstanbul boyutlarında.” dedi sıska olan asker. Önüne ilk gelen bilgisayara oturmuş ve bir şeyleri inceliyordu ama ben gizlendiğim yerden onu göremiyordum.
“Tam olarak nasıl oluştu ve nerede?” diye bir soru yöneltti, kalın sesli ve heybetli olan. Onun da arkası dönüktü ve yüzünü göremiyordum.
Sıska olan, bir süre daha bilgisayar ekranına baktıktan sonra anladığım kadarı ile komutanı olan kişiye sorularının cevabını verdi; “Ege ve Akdeniz’in kesiştiği noktada, bir deprem sonucu oluşmuş, efendim. Üzerinde, uydudan alınan fotoğraflara göre su var. Toprağı ise, görünüş itibariyle verimli gözüküyor ama örnek almadan kesin sonuca ulaşamayız tabi.”
Komutan, hiçbir şey söylemedi, sadece susuyor ve ekranı izliyordu.
“Efendim, diğer devletlerden ortak konuşma alanına çağrılar geliyor; oluşan yeni kara parçası için konuşma istedikleri kesindir.”
Deprem, Ege, Akdeniz, kara parçası, İstanbul kadar… Bunlar, bunlar benim doğduğum gün olan şeylerdi. Ve bir savaş çıkacaktı. Yetki için bu komutandan emir bekleniyordu; bu Burak’tı; aradığım komutan; Türkiye’yi savaşa iten insan; benim, o, yeraltında yaşamama neden olan, annemin ölümüne neden olan insandı.
“Konuşmaya katıl.” dedi usulca. Sesi, anlayamadığım bir nedenden ötürü titriyordu. Sol eli cebindeydi ama sanki sağ eliyle bir şeyi tutuyordu.
“Bağlanıyoruz, bir dakika kaldı.”
Komutan bir dakikanın geçmesini beklerken, arkasına döndü ve ben, gözünden düşen bir damla yaşı gördüm. Elinde bir kolye tutuyordu; annemin, dayıma verdiği gibi bir kolye. Yakasındaki ismini okuyabiliyordum şimdi; Burak Çıkmaz…
Olabilir miydi bu? Karşımdaki babam olabilir miydi? Ama sadece bir kolye benzerliğinde bu sonucu çıkartamazdım. Ya gözleri? Gözleri de tıpkı benim gibiydi, saçları da saçlarım. “Otuz saniye.”
Kolyeyi açtı ve gözündeki yaşı oraya damlattı. Bir şeyler mırıldandı ama ben onu duyamadım. Sonra kolyeyi öptü ve sımsıkı kavradı.
“On saniye. Dokuz… Sekiz…”
Arkasındaki asker geriye doğru sayarken, o tek bir şey söyledi; “Biz elmayı çoktan yedik sevgilim.”. “Yedi… Altı…”
Oydu; babam oydu. O da, o elmalı sözü söylemişti, onda da annemdeki kolyeden vardı. Babam karşımdaydı işte, bulmuştum onu. Ama o, Türkiye’yi mahvedecek emri vermek üzereydi; nükleer bir savaş başlatmak üzereydi.
“Beş… Dört…”
Engel olabilirdim; onun bu savaşı başlatmasına engel olabilirdim. Bizi savaş dışı tutmasına engel olabilirdim, yapabilirdim, oradaydım şu an ben.
“Üç… İki… Bir ve bağlandık.”
Kurallar; hiçbir şeyi değiştirmek yok, geleceği etkilemek yok, sadece izle. Ama milyonlarca insanın canını kurtarabilirdim, yapabilirdim.
“Hepinize merhaba beyler, konumuz belli, değil mi?”
“Evet, belli Burak Bey; ancak fazla konuşmaya gerek yok, eğer oranın Amerika’ya ait olduğunu kabul edip, hak idea etmezseniz, Türkiye için bir sorun yok.”
“Ne? Amerika mı? Orası Yunanistan sınırlarındadır ve Yunanistan’ın olacaktır.”
“Amerika gibi bir ülke, orada hak idea ediyorsa, orası Amerika’nındır.”
“Yanılıyoğsunuz. Orağsı, İtalya’nın olacagtır. Eğeyr, ülkeğnize zarağr gelmesini isteğmiyoğsanız, susun!”
“Almanya burada boşuna beklemiyor, orası bizim olacak, aksi takdirde savaş çıkar.”
“Bakın beyler, İsrail olarak, oranın üçte ikisini alırız, gerisini size bırakabiliriz.”
“Ne demek istiyorsunuz siz? Ne İsrail, ne de başka bir devlet oraya dokunmayacak, orası Amerika’nın!” Bu konuşma İngilizce olarak uzadı, gitti. Konuşmanın sonu ise, benim için bilinmedik bir şey değildi; “Savaş içerisine Amerika dâhildir.”
“Fransa da.”
“İsrail!”
“İtalya!”
“Almanya!”…
Konuşmaya katılan bütün devletler, o toprak parçası için savaşmaya karar vermişti. Anlaşmalı bir savaş olacaktı ve adaya ayak basıp, orada yirmi dört saat geçirecek olan devlet, kara parçasını alacaktı. Her kafadan ses ile bu karar alınmıştı ve herkes bu anlaşmayı kabul etmişe benziyordu.
Ama ben babamın henüz hiç konuşmadığını, tartışmaya girmediğini biliyordum; onun bir şeyler söylemesini bekliyordum. Gerçi neden bekliyorsam; sonucu görmüştüm, Türkiye de savaşa katılmıştı… Fakat ben burada değilken alınan bir karar ile o savaşa girmiştik. Ben buradaydım; ben o savaşın sonuçlarını biliyordum ve şimdi onu önleyebilirdim.
“Türkiye, savaşa giriyor musunuz? Hayır demeniz durumunda, anlaşmaya göre size kasıtlı olarak bir zarar verilmeyecektir.” İşte soru gelmişti; biz savaşa girecek miydik? Ya şimdi ya da hiç dedim ve gizlendiğim yerden “Baba!” diyerek çıktım; iki askerde dönüp bana baktı. 
|