BoŞa ZaMaN DeĞiL. .

11/12/2009 - Karanlık Delik (13. Bölüm)

Kategori: Roman
13.Bölüm

(İstanbul – 1998 Nisan) 



Yarım saat sonra herkes ahşap masaya geri dönmüştü. Kemal ve Ahmet notlara bakıp, kaldıklar yerden devam etmek için hazırlandılar. Oda da sessizlik sağlanmıştı. Olayın ciddiyeti bütün katılımcılar tarafından anlaşılmışa benziyordu. 


“Hepinize yeniden hoş geldiniz diyorum.” Diyerek söze başladı Ahmet. Zaman epey ilerlemişti, hızlı olması gerektiğini biliyordu. “En son, planlardan bahsedeceğimi söylemiştim. Sizinde farkında olduğunuz gibi son derece önemli bir proje bu. Biz bu işi gerçekleştirmeye kararımızı verdiğimize göre bunu nasıl yapacağımızı da düşünmemiz gerekiyor. Biz şuan sadece bir-iki temel konuları konuşmak istiyoruz. İlk olarak ben şehrin planlanma süreci, yapım öncesi hazırlıklar ve yapım süreci hakkındaki düşüncelerimi sunmak isterim. 


Bahsettiğimiz kadar büyük bir şehrin planlaması basit bir iş değildir. Aranızda Murat Bey gibi önemli başarılara imzasını atmış mimarlarımız var. Çizim konusunda onlardan yardım alacağız. Ön planda tutulması gereken hususların başında ilk olarak şehrin ne kadar derinde olacağı, büyüklüğü ve çıkış yolu olmalıdır. Yerini de unutmamak gerek tabi. Bu tür konuları önümüzdeki toplantılarda ayrıntılı şekilde konuşuruz. Şuan için sadece başlıkları söyleyip, neyi ne zaman yapacağımızı kararlaştıralım.” Dedi ve Kemal’e sözü bıraktığını belirten bir işaretle yerine oturdu. 


Kemal yavaşça ayağa kalktı ve “Direkt konuya gireceğim.” Kararlığı ses tonundan rahatlıkla anlaşılabiliyordu. 


“Şehri ülkenin doğusunda bir yerlere inşa etmeyi düşünüyorum. Tabi, bu sadece bir düşünce, mühendislerin fikirleri daha önemli bizim için.” Murat Beyin bulunduğu tarafı eli ile işaret etti. Mühendisleri belli etmek için. 

“Şehrin büyüklüğü birimsel hesaplarla ne kadar tutar bilemem ancak en aşağı beş yüz bin insanı barındırabilecek kapasitesi olmalıdır. Bunca insanın ihtiyacını karşılamak için kullanılacak gıdaların depolanması vb. şeyler için de ayrı bölmeler yapılmalıdır. 


Şehrin ömrü en aşağı dört yüz yıllık olmalı diye düşünüyoruz. Çıkış yolu ise, şehirdeki herhangi birisinin rastlantı eseri bulamayacağı şekilde kurulmalıdır. 


Su ihtiyacı için şehrin bir kaynağın yanına kurulması taraftarıyım. Bu kaynağa yapılacak ufak çaplı bir çarkla da elektrik elde edilebilir ve bu sayede gerekli birkaç şey için enerji elde edilmiş olur. Işık gibi. Ancak öylesine büyük bir yeri aydınlatmak için ufak bir çarktan fazlası gerektiğini sizler de düşünebiliyorsunuzdur. Bu konu için sizlerden yardım talep ediyorum.” Gülümsedi ve sessizce sözü Ahmet’e bırakıp yerine oturdu. 


“Eminim ki, bütün bunların maddi değeri sizleri düşündürüyordur. Böylesine büyük bir proje için maddi gelir kaynağının devasa olması gerekiyor. Trilyonlar harcanacağı şimdiden hayal edilebilir. Aranızda birçok işadamı var. Bu kişilerden, bir tür sermaye bekliyoruz, projeye doğrudan yatırım değil. 


Sizi bütün paranızı vermeye zorlayacak değiliz. Amacımız, gerçekten önemli şirketler kurarak gelirlerini bu projeye yatırmak. Sizden aldığımız paralarla gerçekten iş yapacak şirketler kuracağız ve sizler bu şirketlerin yöneticileri olacaksınız. Yepyeni bir şirket açtığınızı düşünün, tek fark gelirler size gelmiyor.” Durdu ve ufak bir gülümseme saçtı etrafa. 


“En yararlı şirketin ne olacağı ayrı bir tartışma konusudur. O konulara sonraki toplantımızda girmeyi planlıyoruz. Şimdilik söyleyeceklerimiz bunlar. Sıra sizden gelen sorularda beyler.” Yerine oturdu ve yarım saatlik molada yeniden doldurduğu bardağından bir yudum su aldı. 


“Şey… Kemal Bey, affedersiniz ama ben bir konuda hâlâ aydınlanamadım. Anlaştığımız kadarı ile şehre sadece Türkleri sokacağız. Sorun şu ki, bahsettiğiniz şehrin büyüklüğüne oranla Türklerin dünyadaki nüfusu kat kat az kalıyor. Bu da demek oluyor ki, seçerek alacaksınız. Eğer doğru bir kanıya vardıysam, lütfen açıklar mısınız: neye göre seçeceksiniz?” dedi Hasan. Bir açık yakalamaya çalıştığı öylesine belli oluyordu ki. Sorusunun elbet bir cevabı vardı, Hasan’ın böyle sorular sorması alışılmış bir durumdu artık ancak toplantıdaki diğer kişilerin de ona katılmaya başlaması katlanılmaz bir durumdu. 


“Aslında bunu bir sonraki toplantıda söylemeyi planlıyorduk ancak aklınıza takıldıysa çözmek bizim işimiz.” Diyerek gülümsüyordu Kemal. “Bu projeye katılanlardan bir heyet oluşturacağız. İsteyen herkes katılabilecek. Ardından toplanıp, bazı statüler bulacağız: insanlara ait, şehre girmelerinde gerçekten sakınca bulunmayacak insan özellikleri. Sonra bu statülere uygun insanları bulup, süzgeçten geçireceğiz. Yapacağımız hesaplamalara göre ideal sayıyı bulacağız ve o sayıyı elde edene kadar eleyeceğiz. 


Sonuç olarak, hep beraber seçeceğiz.” Hasan’ın yüzündeki ışık yerini gökyüzü gibi karanlığa bırakmıştı. Anlaşılan açık bulma çabaları fayda etmiyordu artık. 


“Başka sorunuz yoksa toplantımız bitmiştir. Mühendislerden planları kâğıtta olmasa da kafalarında canlandırmalarını rica ediyorum ve işadamlarından da ideal şirketleri düşünmelerini istiyorum.” Ahmet konuşurken önündeki dosyaları toparlıyordu. “Unuttuğum bir şey olduğunu düşünmüyorum.” Dedi ve gülümsedi. “Ahh...” diye bir duraksama yaşadıktan sonra “Bu toplantı hiç olmadı, bunu kesinlikle unutmayın.” Diye sözlerini noktaladı. 


Ahmet ve Kemal ayağa kalkıp kapıdan çıkan kişileri uğurluyorlardı. Sıra Murat’a gelince Ahmet fısıldayarak “Projeyi düşünmeyi unutma.” dedi ve Murat’ın omzunu tutarken gülümsüyordu. Onunda elini sıktı ve odadan çıkan son kişiye, Hasan Beye sinsi sinsi bakarak elini sıktı. Sanki bir güç gösterisi oluyordu Ahmet ve Hasan Bey arasında, kim daha sıkı el sıkacak diye. Sonunda tokalaşmayı bıraktılar ve Hasan Bey Kemal’le de selamlaştıktan sonra      “Bir sonraki toplantı için haberinizi bekliyorum Kemal Bey.” Diyip, girerken dolapta bıraktığı telefonu ve anahtarlarını alıp gitti. 


“İlk toplantıyı kazasız belasız atlattık he dostum?” dedi Ahmet rahatlığını belirterek. 

“Biri gitti, bilmem kaçı kaldı. Bazen düşünüyorum da acaba hiç yola çıkmasa mıydık? Sonuçta sadece bir rüyaydı.” 


“Yapma dostum! Bir rüya değildi. Gelecekten bir haberdi. Hem öyle olsa bile bulduklarımız rüyanı destekliyor bunu unutma.” 


“Ama hâlâ anlayamıyorum, neden ben? Neden daha deneyimli, daha saygın birisi değil?” 


“Bunu bilemeyiz dostum ama şunu söyleyebilirim ki, senden başkası olsa bu kadar büyük bir başarıya ulaşamazdı. Az önce gizlice bir projeyi başlattık. Hem de destekçileri ile.” Ahmet’in konuşurken gözlerinin içi gülüyordu. Sanki projeyi tamamlamışlar da, Dünya’yı kurtarmışlardı. 


“Haklısın.” Biraz duraksadı ama sonra ufacık bir neşe ile “Önümüzdeki yolda yalnız değiliz artık. Belki de o rüyamdaki adam ölmez he?” dedi Kemal. 


“Emin ol, sayende, hak etmeyen hiç kimse ölmeyecek dostum. İlk başta sana aptalmışsın gibi davrandığım için şuan kendimi aptal gibi hissediyorum. Ama bir baksana, sadece bir rüya gördün ve geleceği değiştireceksin.” 


“-sayemizde” diye düzeltti Kemal. Bu işte yalnız olmadığını her seferinde hatırlamaya çalışıyordu. Çünkü yalnız kaldığında ne olduğunu biliyordu. 


“Evet, haklısın sayemizde.” Dedi neşeli bir sesle. Kemal’in yüzündeki düşünceli ifadenin farkında bile değildi Ahmet. “Dostum en fazla iki saatlik bir toplantı yapalım ve eve gidelim, yol uzun biliyordun. Yarına kadar beklemeye gerek yok.” 


“Tamam, o zaman bir on dakika mola verelim de sonra başlarız olur mu? Hem bu arada evi de ararım.” Derken eli cebinden cep telefonunu çıkartmak için harekete geçmişti. 


“Anlaştık, ben de bir lavaboya gideyim, nedense, bu aralar fazla gidesim var.” Yüzü bir güneş kadar parlaktı. Yavaşça kapıdan çıktı ve uzaklaştı. Telefonunun dolapta olduğunu fark eden Kemal de onu takip edip, dolaplara kadar gitmişti. Kendi dolabından telefonunu aldı ve toplantı odasına geri döndü. 


Yavaşça cama yaklaştı ve karanlık gökyüzüne baktı. Rüyası aklına geldikçe bakışlarını gökyüzünden sakınıyordu. Ruhu yılan görmüş bir at gibi huzursuzlaşıyor, Kemal’i rahat bırakmıyordu. Bakışları telefona indi ve karısını aradı. Yaklaşık yirmi saniye kadar bekledikten sonra telefon açıldı ve “Hayatım?” diye bir ses ruhunu yine feraha kavuşturdu. 


“Evet, hayatım, nasılsın?” 


“Oğlan bu gün biraz tuhaftı ama idare ediyorum. Ne zaman geleceksin?” merakı öylesine belli oluyordu ki. 


“Ortakla işimiz bu akşam bitecek ancak ben Cuma gecesi anca gelebileceğim.” Dedi buruk bir sesle. Sanki daha cümleyi söylerken özür diliyordu. 


“Lütfen çabuk ol. Bende oğlan da seni yeterince özledik.” 


“Elimden geleni yapıyorum, emin olabilirsin. Ama şimdi bir toplantıya daha gireceğim, kapatmalıyım birtanem.” 


“Buna eminim.” Dedi sesi kısılarak. “Görüşürüz canım.” 


Telefonda da olsa, sadece bir gün sonra onu görecek de olsa yine de böylesine bir vedaya oldum olası alışamamıştı Kemal. Şimdi ne yapacağını düşünürken kapıdan Ahmet girdi, elinde telefonu vardı. 


“Benimkileri aradım, çocuk uyumuş da hanıma bu gece yarısı geleceğim dedim. Gerçi gece dört-beş gibi anca orada oluruz ama neyse.” Diyerek gülümsedi Ahmet. 


“Ben bu gece gelmeyeceğim Ahmet. Sen benim araba ile gidebilirsin, ben bir otobüs bulurum.” Dedi düşünceli düşünceli. 


“Neden ki? Bir problem mi var?” 


“Yoo, yok bir şey. Sadece hanıma yapacağıma söz verdiğim bir işi yapmalıyım.” Derken yalanı anlaşılmasın diye içinden dua ediyordu. 


“Aramasam ben de kalayım derdim ama aradım ve beklerler beni, kusura bakma.” 


“Yok, önemli değil gerçekten. Bende yarın gece gelirim.” Dedi masaya yeniden oturarak. “Hadi başlayalım şu değerlendirmeye ve sonraki toplantının tarihini belirleyelim.” 


Ahmet bekli de Kemal her daim böylesine düşünceli olduğu için onun bu sefer de düşünceli olmasına aldırış etmedi. Sakince değerlendirmeyi yaptılar ve en uygun tarihin ne olduğuna karar vermeye çalıştılar. Kemal görüşmenin ortalarında bir yerlerde ahşap masaya daldı, gitti. Kendisi buradaydı, gözleri masaya bakıyordu ancak gördüğü masa değildi. Kafası öylesine dalgındı ki, gördüğü hayalden aklında kalan tek şey, Ahmet’in onu kendisine getirmek için attığı tokatla eş zamanda gördüğü hayaldeki göktaşıydı. Tokadın ya da hayalindeki göktaşının etkisiyle yeniden görüşmeye dönmüştü. Biraz önce gördüğü hayalden sadece parçalar vardı aklında ama hepsini hatırlamaya gerek de yoktu, onu ilk defa görmüyordu… 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : karanlık delik,roman,öykü,hikaye

9/12/2009 - Çoktan Yedik

Kategori: Hik_ye
Çoktan Yedik


Sadece gri boyası olan bir çocuğun çizdiği bir sokaktayım; üstümdeki kapkara bulutlardan, artık kızıllaşmış güneş ışığını görebilmek mümkün değil, caddeleri aydınlatan lambalardan ise eser yok, hayallerimdeki evlerin, turuncu çatılarını yalanlar cinsten çatı dolu etrafım. Neresi burası?


 Kaldırımlarda delikler vardı ve binaların bazıları yıkılmıştı. Savaşın izleri, kendini şimdiden gösterebiliyordu.
 

Yaklaşık iki yüz metre sağımdaki binanın kapısı açıldı ve dışarıya dört kişi çıktı; ikisi erkekti ve ellerinde bir tür sandalye ile bir kadını taşıyorlardı. Diğer kadın da binanın karşısındaki boş alana gitti koşar adımlarla. Ben ise, yanmış bir ağacın arkasına geçtim ve izledim.


 “Çabuk ol Hande, her an birileri görebilir.” dedi kır saçlı olan adam. Üstünde gri bir gömlek vardı, pantolonu ise kanlıydı.


 “Elimden geldiğince çabuk olmaya çalışıyorum, tamam.” diye fısıldadı boş alana giden kadın
 O sırada gökyüzünden bir ses yükseldi; sanki gökyüzünde yarıklar açılıyordu. Onun ne olduğunu biliyordum; karşımdaki uzun saçlı, sarışın adamın bildiği gibi;


 “İşte bir tane daha attılar, acaba bu sefer ki nereye gitti?” derken o kadar uzaktan bile fark edilebilen yeşil gözleri karanlık gökyüzünü inceliyordu. O an, ben oraya geldiğimden beri ilk kez tanıdık bir şeyleri fark ettim; sarışın adamın gözleri.


 “Aaaa!” diye inledi sandalyedeki kadın. Boş araziye giden kadın bir tür market arabası ile gelince iki adam kadını kaldırıp ona koydular; hamile gibiydi ve hâlâ inlemeye devam ediyordu.


 Ben bu dört kişiyi takip ettim, gri sokaklarda. Bir şeylerden gizlenerek gidiyorlardı sanki ama ben hiçbir şey görmüyordum. Anladığım kadarı ile gittikleri yer bir hastaneydi; kadın doğurmak üzereydi.


 “Az kaldı Selin, dayan lütfen.” dedi yeşil gözlü olanı. Arabayı o devralmıştı ve var gücü ile itiyordu. O sokaklarda bir yerlere takılmadan gitmesi bir mucizeydi bence; ben bile onları takip ederken takılıyordum. 
 

Bir sokaktan sola döndüler ve oraya geldiğimden beri ilk defa insan sesinin yoğunluğunu hissettim. Sokağın ilerisinde, sağda bir hastane vardı, ya da öyle görünen, harap bir bina. Hastaneyi görür görmez hızlanmaya başladılar. Çünkü etraf değişik yerlerden gelen, değişik hastalarla doluydu ve kapıda herkesi içeri almayan bir engel vardı.


 “Sen çekil Cenk, ben geçerim.” dedi kır saçlı adam. Ben o an ikinci kez tanıdık bir şey fark ettim; adamın ismi. Arabayı kır saçlı adama bıraktı ve Handan’ın yanına gitti. Hâlâ hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Sadece filmlerde böylesine harabını gördüğüm o sokağı da geçtiler ve hastanenin önüne geldiler. Bir şeyler söyleyip içeri girdiler. Ama ben dışarıda kaldım.


 Sorun şu ki, orada o doğumu izlemek için bulunuyordum ve izlemek için geldiğim yol, böyle bir engeli kabul etmeyecek kadar uzundu. Biraz kapı önündeki adamları gözlemledim; orada içeri girmeye yalvaran insanlara ne diyorlardı? Görünmemem gerektiğini biliyordum ama böyle bir yere de görünmeden giremezdim. Emin adımlarla, sokaktaki çukurlara dikkat ederek ilerledim. Etrafta yine yanmış ve hâlâ yanmakta olan araba vardı.


 Kapıya yaklaşınca adamların ne dediğini duydum; “Her şeyin bir bedeli vardı, ne verebilirsiniz?”. Anlaşılan onlar da herkes gibi bu durumdan yararlanmaya çalışıyorlardı. Hemen elimi cebime attım ve mavi, kulanda gibi, kablolu bir aleti çıkarttım; bu rengi özlemişim.


 Elimi biraz daha derinlere daldırdım ve biraz para buldum. Mavi aleti yerine koyduktan sonra o paranın burada da geçmesi için dua ederek adamların yanına gittim ve elimdekini adama uzattım; kurallarımda konuşmak yoktu.


 “Vay be! Helal dostum! Diğer üç kişi nerede? Yoksa dört kişilik parayı sırf kendin için mi veriyorsun?” dedi badigart gibi iri yarı olanı. Demek ki, kişi başı bir bedel vardı girişin ve bu para burada da geçiyordu. Hiç düşünmeden etrafıma bakındım ve bana yalvarır gözlerle bakan onca insanı gördüm; karşısındaki adamlara yalvaran onca insanın yanında. Kimisinin kucağın çocuğu vardı, kimisinin ise çocuğu tutacak kolları kopmuştu. 


 Bana göre en ağır yaralı üç kişiyi seçtim; kolu kopmuş bir adam, kafasına demir saplanmış bir kız çocuğu ve kucağında tek eli olmayan bebeğini taşıyan bir kadın. Sonra da hiç düşünmeden içeri girdim ve doğum bölümünü aramaya başladım. Etraf kan içindeydi; bir hastanede olmaması gereken her şey vardı. Yaralı insanlar odaların kapılarında inleyerek bekliyorlardı. Bense, inleyen başka birisini arıyordum.

 Bir kat aşağıya indim ve koridorun sonundaki kapıdan geçip, doğum bölümüne geldim; kadın ve yanındaki üç kişi oradaydı. Kadın, daha önce duymadığım kadar içten çığlıklar atıyordu. Etrafta ondan başka doğum yapmayı bekleyen kimse yoktu. Haklılardı da, ben de olsam dışarıdaki o gri dünyaya bir çocuk daha kurban etmek istemezdim. Ama bu kadının düşünceleri farklıydı.


 “Doktor Bey, doğumun hemen gerçekleşmesi gerekiyor, aletleri getirmemi ister misiniz?” dedi gri önlüklü hemşire. Önlüğünün bazı yerleri kan içindeydi. O, doktorun verdiği onay ile malzemeleri almaya giderken, bana oldukça yaklaştı. Ben de bir iki adım geriledim ve kapının ardına gizlendim.


 Hemşirenin gitmesini bekledim bir süre, ardından da yine içeri girdim ve izlemeye devam ettim. 
 

Doğum yapılacak yer, normal bir sohbette oturmak için bile çok pisti. Ama orası, benim buraya geldiğimden beri gördüğüm en temiz yerdi.


 Birkaç dakika sonra doktor, “Geliyor!” diye inledi. Yandaki üç kafa da aniden dönüp oraya baktı; masadaki kadın inliyordu.


 “İşte geldi.” dediği anda kalbim duracak gibi oldu; karşımdaki ufak şey tepetaklak durmuş, etrafı süzüyordu ve cıyak cıyak bağırıyordu. Gözleri yemyeşildi, teni kanlıydı ama etraftaki herkesten, her şeyden temizdi. Normal bir bebeğin aksine aşağıya sarkan her bir elinde altıparmağı vardı. Ben, neredeyse ağlayacak kadar hüzünlenmiş ve heyecanlanmış bir biçimde o erkek çocuğunu izlerken içimden geçenler akıl almaz derecede saçmaydı; ‘İşte ben.’


 Ben, bebeği, yani beni izlerken Selin, yani annem ağzını açtı; “Cenk, Cenk,-”. Ama bir iki kelimeden sonra yoruldu ve sustu; durumu hiç de iyi değildi. “Cenk, o elmayı yememeli. Bana söz ver kardeşim, o elmayı yemeyecek.” Sözlerini bitirdikten sonra, elini kaldırdı ve dayıma bir şey uzattı; kalp şeklinde bir kolye.
 

Ne elmasından bahsediyordu annem? Ben neden elma yememeliydim? O kolye de neyin nesiydi? Ben bütün bu soruları kendime sorarken annemin ve benim çığlığımdan farklı bir çığlık kulaklarımı tırmaladı; Handan, ‘Hayır!’ diye bağırdı. 


 O an, olabilirmiş dedim kendi kendime; insan, anne ve babasız büyümekten daha büyük bir üzüntüye sahip olabilirmiş; annesini ölürken görüp, ona doğru koşamamak, ona sarılamamak. Annem orada, iki metre ötemde duruyordu ama ben gidip ona, gitme diyemiyordum, onu öpemiyordum, sarılamıyordum. Çünkü ben zaten oradaydım.


 O hastaneden ayrılmadan önce duyduğum birkaç söz arasından beni etkileyen sadece bir cümle vardı; “Biz elmayı en başında yememeliydik.”


 Gri sokaklarda yürürken o cümleyi düşündüm. Annemin kardeşi, benim dayım ve adaşım Cenk söylemişti o cümleyi. Annem de ölmeden önce benim için elmayı yememeli demişti. Ama bütün bunlar ne manaya geliyordu? Fazla zamanım olmadığını bildiğim için düşünme işini sonraya bıraktım ve geçiş yerine doğru ilerledim. 


 Karanlık gökyüzünden gelen sesler artık o kadar sıklaşmıştı ki, aldırmıyordum bile. Yollarda bazen bir iki insana rast geliyordum ama beni görünce hemen saklanıyorlardı. Ben de, gözümden düşen yaşlar eşliğinde adımlarımı hızlandırdım; sadece gri boya ile yapılmış bu resimden çıkmak istiyordum artık. 

 Geçiş yerine geldim ve hatırlamaya çalıştım; nereden çıkmıştım ben? Normal gözlerle bile görmenin zor olduğu o mekân da yaşlı gözler ile çıktığım yeri aradım ve buldum. Oradan üç adım geriye gittim ve cebimden mavi aleti çıkartıp, kabloların birini sağ koluma, birini de sol koluma bağladım. Önceden yazılmış tarihe baktım; ‘Temmuz 24, 2117, 14:09:86’; doğruydu.


 Ay, gün, yıl ve saat yazılmıştı; geçiş başlayabilirdi. O gün orada görmekten tiksindiğim tek renkteki tuşa; kırmızı tuşa bastım ve sanki hücrelerime ayrılıp, aynı anda yeniden birleştim. İşte olmuştu; yine karanlık, yeraltındaki, sessiz evimdeydim ve tam karşımdan kendimi gördüm bir an için. Ama hemen yok oldu.

 Bir saliselik hata yaptığımı anladım ama bunun için kendime kızabilecek durumda değildim; ağlıyordum. Biraz önce annemin ölümünü gördüm; ne ağlıyordu, ne bağırıyor. Sadece ‘elma’ diyordu, ‘elma’.

 Hâlâ bir anlam veremiyordum; neydi bu elma, konunun temelinde ne yatıyordu; annem neden yememem gerektiğini söylemişti; dayım neden çoktan yedik demişti? Bilmiyordum ama bulacaktım; bu yeraltı şehrinde, her sorunun cevabını bulacaktım.


 Elimdeki kumandayı yatağın yanındaki masanın üstüne koydum ve odamdan çıkıp biraz şehre baktım; yapılmış en büyük avizenin yanındaki küçük lambaların aydınlattığı, çoğu sadece gözün görebileceği kadar belirgin olan evlerle dolu, yaklaşık yüz insanın yaşadığı ve her gün onlarca deneyin yapıldığı bir şehir. Biz burada, benim biraz önce gittiğim gün çıkan nükleer savaşın kalıntılarını temizlemeye çalışıyoruz.


 Annemin ölümünü görünce bütün o bilgiler yine hafızamın derinliklerinden, en önlere aktı. Bir rüzgâr istiyorum; beni serinletecek, içimdeki acıyı söndürecek. Ama alacak nefesi bile zor buluyorum çoğu zaman.


 Hiç unutamıyorum o dersi; nükleer felaket sonrası bizi buraya kapattıklarında verdikleri eğitim ilk dersiydi. Dersin konu başlığı hafızamda silinmiş olmalı ama içeriği hiçbir zaman silinmeyecek. Orada bize dersi anlatan profesörün dediği her kelimeyi hatırlıyorum, en başından, en sonuna kadar.
 “Yıl 2087, aylardan nisan, on nisan…


 O an ki Dünya’nın hali, berbat denebilecek kadar kötü. Dünya yüzeyinde içilebilir derecede su çok az miktarda bulunuyor. Yani bir zamanların altınından yaklaşık yetmiş sekiz kat daha değerli. Hal böyle olunca bilim adamları var olan suyu, yani deniz suyunu işlemeye çalışıyorlar. Onu arıtmayı başarıyorlar ancak hâlâ orijinal suyun yerini tutmuyor ve tutamaz da.


 Dünyadaki enerji üretim yöntemleri değişiyor ve hemen hemen her ülke nükleer enerji kullanmaya başlıyor. Yeryüzündeki tarlalar, verimsizleşmeye başlıyor. Arıtılmış su ile sulanınca hepsinin tadı bozuluyor. Peki, böyle bir durumda ne olsa, güzel giderdi?


 İşte tam o gün; 10 Nisan 2087’de bir deprem oluyor; Ege ve Akdeniz merkezli. Deprem sonucunda, Ege ve Akdeniz’in kesişim noktasında bir adacık oluşuyor; İstanbul kadar bir yer. Adada doğal sudan, verimli toprağa her şey var. E, doğal olarak da bütün devletler bunu kendine istiyor. Ama biri isteyince diğeri verir mi? Tabi ki, vermez. Yani anlayacağınız, o gece savaş çıkıyor ve nükleer bombalar o ülkeden, o ülke yollanıp duruyor. Bu savaşta kaç milyon kişi öldü, hiçbir zaman kesin olarak bilinemeyecek. 


 Bilinen tek şey; Dünya, kullanılmaz hale geldi. Her yer, ama akla gelebilecek her yer, radyasyon dolu. 
 Peki, siz neden buradasınız? Sizler, bahsi geçen savaş zamanında doğmuş kişilersiniz. On, yirmi yıl sonrasının profesörleri olmanız için getirildiniz buraya. 


 Savaşın ne kadar kötü yerlere gittiği anlaşılınca sığınak olarak kullanılmak için yapılmış yer altı mahzenleri birleştirildi ve bir şehir ortaya çıktı. Dışarıda insanlar birbirlerini öldürüyor. Onların hepsi aç, susuz, uykusuz, kalacak bir yerleri yok, dayanacak kimseleri, güvenecek bir arkadaşları yok. Ama siz o leşi çıkmış dünyadan uzakta buradasınız ve güvendesiniz. 


 Bunu size kimler sağlıyor, bilmeyeceksiniz. Sadece onlara borcunuzu ödemek için çalışacak ve ölü dünyayı dirilteceksiniz.”


 O profesör, bütün konuşmasında haklıydı; dünya yaşanmazdı, aynen şu an olduğu gibi. Ama bir noktada eksiği vardı; bütün hayatım boyunca bunu öğrenmek istemiştim ve bugün öğrenmiştim; ben hangisindeydim? Savaştan önce doğanlarda mı? Yoksa savaştan sonra doğanlardan mı? İkisi de değildi; bugün biliyordum. Ben, buradaki insanlar arasında, o savaş günü, sağ doğan tek profesördüm.


 Annemin beni doğurduğu zamana götürecek bir alet yapıp, o zamana gidip, ne zaman doğduğumu öğrenmek, bütün sorularıma cevap olur sanmıştım. Ama şimdi yanıldığımı anlıyordum; cevapsız sorularım vardı hâlâ; babam kimdi?


 Yüz binlerce kişi yukarıda, yıkık, harap dünyada yaşam mücadelesi verirken ben annemi, babamı arıyordum; hem de zamanda geri gitmemi sağlayan bir aletle. Bu aleti yapmaya, yaklaşık yirmi yıl önce karar verdim ve işte otuzuncu yaşımda o alet ile ilk seferimi yaptım. 


 İşin aslı nasıl yaptığımı hâlâ tam olarak anlamış değilim. Ancak yürüttüğüm tahminlere göre, yapılan nükleer savaş sonrası oluşan hava akımları ve değişik gazları barındıran kütleler, bana bu yolu sağladı. Ama sorun şuydu; sadece geriye gidiyordu. İleri gidemezdim. Sadece, bir noktadan geriye gidip, yeniden ilk noktama ya da ondan gerisine gidebilirdim. Bunun sebebini bilmiyordum, aramıyordum da; benim için önemli olan geçmişti, gelecek değil.


 Annemi geçmişte bulmuştum; sıra babamdaydı. Belki babamı bulunca, elma konusunun ne olduğunu da bulurdum. 


*


 Sarsıcı geçidin ardından yine o şehirdeydim ve hâlâ bir cevap bulamamıştım. Birkaç kez daha gidip, annemi dışarıdayken izlemiştim ve babam hakkında en ufacık bir şeyler duymaya çalışmıştım. Onun hakkında edindiğim bilgi sadece iki kelimden ibaretti; asker ve Ankara. 


 Bu bilgilerden sonra, bize yararı olur diye yeraltı şehrine getirilen eski kayıtlarla bir iki gece geçirdim bir liste yaptım; tam olarak doksan üç kişilik bir liste. Eğer tahminlerim doğruysa, babam askerdi ve Ankara’daydı. Annemin ağzından o lafları duyduğum sene İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş bütün askerlerin listesiydi bu.


 Ben de şimdi, seksen altıcısından geldim. Onları izlemek hiç kolay olmuyordu; bazen asker kıyafeti giymek zorunda kaldığım da oluyordu; bir sürü saçma ve yalan hikâyeler filan. Ama bazen şanslı çıkıyordum ve listedeki bir iki kişiyi aynı yerde görüyordum. Ama hiçbirisinin babam olduğuna dair bir kanıtları yoktu. 


 Bunun yanında, şehirde bir icada daha imzamızı atmıştık; toprak yenileme sıvısı. Belirli bir seviyeye kadar olan radyasyonlu toprağa döktüğünüz bu sıvı, yaklaşık dört ayda, verimini iki katına çıkartıyordu. Bu icat, dışarıdaki, harap, yıkılmış ve ağlayan dünyada denenecekti. Dışarıda oluşturacağı heyecanı tahmin ettikçe bütün arkadaşlarımız deliye dönüyordu. 


 Bazen dışarıdan incelenmek için insan indiriliyordu aşağıya. Bizim sahip olduğumuz o kısıtlı beslenme olanaklarına bile inanamıyordu. Tabii ki, gelenlerin hiç biri yeryüzüne çıkamıyordu; –gizlilik amaçlı güvenlik- en azından sağ.


 Sıra, seksen yedinci kişideydi. Bu kişinin babam olma olasılığı düşük, ulaşılması zor olsa da gitmeliydim. Bu adam, gideceğim tarihte, bulunduğu yerin en yetkili ağzıydı. Savunma ve saldırı silahlarının denetleyicisi, o silahlar hakkında devlet büyüklerinden sonra en büyük diplomasiye sahip kişiydi. Ben, babamın böylesine büyük bir yetkiye sahip olduğuna inanmadığım için, onun babam olmasına da ihtimal vermiyordum ama yine de gidip görmem gerekiyordu.


 Bu rüzgârsız şehirdeki, odamın kapısını kapattım ve tepemde yanan bir lamba ışığında o küçük mavi şeye doğru yürüdüm.


 Yine yatağın yanındaki masada duruyordu. O zaman geçiş aletinin, çalışma prensibi biraz karmaşıktı. Yıl, ay, gün ve saatin yanı sıra, mekânı da iyi ayarlamak gerekiyordu. Mekân için, içerisindeki çipin beyni sıfırdan yazılmalıydı. Ama ben listeyi buna uygun yaptığım için, geçen beş kişi ve gelecek dokuz kişi için aynı yer, uygundu; sadece zamanlar değişecekti.


 Kumandayı kollarıma bağlamadan önce tarihi tam olarak girdiğimden emin olmak için masanın üstündeki listeden bir kez daha kontrol ettim; ‘2087, Nisan 10, 08:43:64’; doğruydu.


 Kabloları kollarıma bağladım ve düğmeye bastım… İşte bir kez daha hücrelerime ayrıldım sanki. Ama alışmıştım artık; doksanıncı geçişimdi.


 İşte yine oradaydım; karargâhtaki, arızalı bahanesiyle kapatılmış tuvalette. İlk başta etrafı dinledim; dışarıda kimsecikler var mı diye. Ses gelmeyince kapıyı açtım ve çıktım. Burası bir tür kamptı ve içeride yatakhaneden, çamaşırhaneye kadar her şey vardı. Burası da benim biraz önce olduğum gibi yeraltında bir yerdi. 


 Tuvaletten çıkar çıkmaz yandaki çamaşırhaneye girdim ve bir tane üniforma aldım. Rütbe olarak da onbaşını buldum ve onları da taktım. Sıra, adını Burak olarak kaydettirmiş askeri bulmaya gelmişti.


 Yaklaşık yarım saat etrafta dikkat çekmeden dolaştıktan sonra açık bir kapı gördüm ve içeri girdim. Burası diğer yerlerden daha değişik gibiydi; daha karanlık, daha sessiz ve bomboş. Etrafta kimisi açık, kimisi kapalı bilgisayarlar vardı; anlaşılan burası kontrol merkeziydi.


 Ben, sessizce etrafı süzerken, siren sesi gibi sesler duyulmaya başladı ve sarı olan ışıklar kırmızıya dönüştü. Bilgisayar ekranları tek bir şeyi gösteriyordu; ‘Kırmızı Alarm’.


 Korktum ve buraya gelen ayak seslerini duyunca bir köşeye gizlendim; iki kişi içeri girdi.


 “Yeni bir kaynak keşfedildi efendim, hem de yaklaşık İstanbul boyutlarında.” dedi sıska olan asker. Önüne ilk gelen bilgisayara oturmuş ve bir şeyleri inceliyordu ama ben gizlendiğim yerden onu göremiyordum. 


 “Tam olarak nasıl oluştu ve nerede?” diye bir soru yöneltti, kalın sesli ve heybetli olan. Onun da arkası dönüktü ve yüzünü göremiyordum.


 Sıska olan, bir süre daha bilgisayar ekranına baktıktan sonra anladığım kadarı ile komutanı olan kişiye sorularının cevabını verdi; “Ege ve Akdeniz’in kesiştiği noktada, bir deprem sonucu oluşmuş, efendim. Üzerinde, uydudan alınan fotoğraflara göre su var. Toprağı ise, görünüş itibariyle verimli gözüküyor ama örnek almadan kesin sonuca ulaşamayız tabi.” 


 Komutan, hiçbir şey söylemedi, sadece susuyor ve ekranı izliyordu.


 “Efendim, diğer devletlerden ortak konuşma alanına çağrılar geliyor; oluşan yeni kara parçası için konuşma istedikleri kesindir.”


 Deprem, Ege, Akdeniz, kara parçası, İstanbul kadar… Bunlar, bunlar benim doğduğum gün olan şeylerdi. Ve bir savaş çıkacaktı. Yetki için bu komutandan emir bekleniyordu; bu Burak’tı; aradığım komutan; Türkiye’yi savaşa iten insan; benim, o, yeraltında yaşamama neden olan, annemin ölümüne neden olan insandı. 


 “Konuşmaya katıl.” dedi usulca. Sesi, anlayamadığım bir nedenden ötürü titriyordu. Sol eli cebindeydi ama sanki sağ eliyle bir şeyi tutuyordu. 


 “Bağlanıyoruz, bir dakika kaldı.” 


 Komutan bir dakikanın geçmesini beklerken, arkasına döndü ve ben, gözünden düşen bir damla yaşı gördüm. Elinde bir kolye tutuyordu; annemin, dayıma verdiği gibi bir kolye. Yakasındaki ismini okuyabiliyordum şimdi; Burak Çıkmaz…


 Olabilir miydi bu? Karşımdaki babam olabilir miydi? Ama sadece bir kolye benzerliğinde bu sonucu çıkartamazdım. Ya gözleri? Gözleri de tıpkı benim gibiydi, saçları da saçlarım.
 “Otuz saniye.”


 Kolyeyi açtı ve gözündeki yaşı oraya damlattı. Bir şeyler mırıldandı ama ben onu duyamadım. Sonra kolyeyi öptü ve sımsıkı kavradı.


 “On saniye. Dokuz… Sekiz…”


 Arkasındaki asker geriye doğru sayarken, o tek bir şey söyledi; “Biz elmayı çoktan yedik sevgilim.”.
 “Yedi… Altı…”


 Oydu; babam oydu. O da, o elmalı sözü söylemişti, onda da annemdeki kolyeden vardı. Babam karşımdaydı işte, bulmuştum onu. Ama o, Türkiye’yi mahvedecek emri vermek üzereydi; nükleer bir savaş başlatmak üzereydi. 


 “Beş… Dört…”


 Engel olabilirdim; onun bu savaşı başlatmasına engel olabilirdim. Bizi savaş dışı tutmasına engel olabilirdim, yapabilirdim, oradaydım şu an ben.


 “Üç… İki… Bir ve bağlandık.”


 Kurallar; hiçbir şeyi değiştirmek yok, geleceği etkilemek yok, sadece izle. Ama milyonlarca insanın canını kurtarabilirdim, yapabilirdim.


 “Hepinize merhaba beyler, konumuz belli, değil mi?”


 “Evet, belli Burak Bey; ancak fazla konuşmaya gerek yok, eğer oranın Amerika’ya ait olduğunu kabul edip, hak idea etmezseniz, Türkiye için bir sorun yok.”


 “Ne? Amerika mı? Orası Yunanistan sınırlarındadır ve Yunanistan’ın olacaktır.”


 “Amerika gibi bir ülke, orada hak idea ediyorsa, orası Amerika’nındır.”


 “Yanılıyoğsunuz. Orağsı, İtalya’nın olacagtır. Eğeyr, ülkeğnize zarağr gelmesini isteğmiyoğsanız, susun!”


 “Almanya burada boşuna beklemiyor, orası bizim olacak, aksi takdirde savaş çıkar.”


 “Bakın beyler, İsrail olarak, oranın üçte ikisini alırız, gerisini size bırakabiliriz.”


 “Ne demek istiyorsunuz siz? Ne İsrail, ne de başka bir devlet oraya dokunmayacak, orası Amerika’nın!”
 Bu konuşma İngilizce olarak uzadı, gitti. Konuşmanın sonu ise, benim için bilinmedik bir şey değildi;
 “Savaş içerisine Amerika dâhildir.”


 “Fransa da.”


 “İsrail!”


 “İtalya!”


 “Almanya!”…


 Konuşmaya katılan bütün devletler, o toprak parçası için savaşmaya karar vermişti. Anlaşmalı bir savaş olacaktı ve adaya ayak basıp, orada yirmi dört saat geçirecek olan devlet, kara parçasını alacaktı. Her kafadan ses ile bu karar alınmıştı ve herkes bu anlaşmayı kabul etmişe benziyordu.


 Ama ben babamın henüz hiç konuşmadığını, tartışmaya girmediğini biliyordum; onun bir şeyler söylemesini bekliyordum. Gerçi neden bekliyorsam; sonucu görmüştüm, Türkiye de savaşa katılmıştı…
 Fakat ben burada değilken alınan bir karar ile o savaşa girmiştik. Ben buradaydım; ben o savaşın sonuçlarını biliyordum ve şimdi onu önleyebilirdim.


 “Türkiye, savaşa giriyor musunuz? Hayır demeniz durumunda, anlaşmaya göre size kasıtlı olarak bir zarar verilmeyecektir.”
 İşte soru gelmişti; biz savaşa girecek miydik? Ya şimdi ya da hiç dedim ve gizlendiğim yerden “Baba!” diyerek çıktım; iki askerde dönüp bana baktı. 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : çoktan yedik,roman,öykü,kıyamet sonrası

9/12/2009 - Karanlık Delik (12. Bölüm)

Kategori: Roman
12.Bölüm

(ABD Lowa ve Idaho Eyaletleri -1998 Nisan) 




Bir cumartesi öğleden sonra Mississiphi Nehrinin yakınlarındaki son arkadaş toplantısında en yüksek notlu öğrenci olarak Arlene ayağa kalkıyor ve mikrofon gibi tuttuğu bir dal parçasına doğru konuşmaya başladı. 


“Öncelikle hepinize buraya geldiğiniz için ayrı ayrı teşekkürlerimi sunarım” gülmemek için kendisini zor tutuyor. Ama bir süre sonra dayanamıyor ve yerde oturmuş onu dinleyen Clare’rın üstüne düşerken “Sonunda lise başlıyor!” diye bağırdı. Oturanlar hep bir ağızdan ‘Oley!’ diye bağırdılar. Arkalarda oturan Jane ise getirdikleri teybin düğmesine bastı ve muhteşem bir müzik eşliğinde yemeklerini yediler. 


O konuşma sırasın masmavi olan gök, turunculaşmaya başlayınca bütün arkadaşlar Arlene’nin arabasına atladı ve Oelwein’e doğru yola çıktılar. 


Yaklaşık yarım saat sonra hepsi Arlene’nin dedesinin evinin önünde indi ve vedalaştıktan sonra evlerine hazırlanmak için dağıldılar. Çünkü bu uzun süre için birlikte oldukları son gündü. Yarın her biri lise için ayrı eyaletlere yola çıkacaklardı; yeni bir okul, yeni arkadaşlar ve katlanılmaz yeni dersler. Arlene ailesi öldüğünden beri ilk kez dedesinden ayrılacağı için biraz durgundu ancak bunu belli etmemeye çalışıyordu. Hayatta dedesinden sonra en sevdiği şey olan müzikle ilgileneceğini bilmek onu bir nebze olsun neşelendiriyordu. 


“Ben geldim dede.” Diye bağırdı Arlene içeri girer girmez. Her ne kadar kız olsa da oğlunun sesine benzettiği torununun sesini duymak Luke için çok hoş bir durumdu. “Hoş geldin Arlene, günün nasıldı?” dedi hiç düşünmeden. Dedesinin o neşeli sesini duyan Arlene biraz olsun rahatlamıştı. Çünkü haftalardır Arlene Massachusetts’e gideceği için üzüntü içindeydi. Arlene’nin bu rahatlığı dedesinin yanına gelene kadar sürdü. Dedesinin sesi her ne kadar iyi olsa da ağlamaktan kızarmış gözleri ve sol yanağında kurumuş bir damla gözyaşı onun hala Arlene Lowa’dan ayrılıyor diye üzüntülü olduğunu belli ediyordu. 


“Benim ki muhteşemdi dede ama senin ki pek de iyi değil galiba he?” dedi oturduğu koltuğun sağında saklamaya çalıştığı aile albümüne bakarak. “Yoo, yoo ben gayet iyiyim Arlene.” Dedi sol gözünü silerek. “Sadece biraz eskileri andım. Bavulun hazır dimi?” 


“Her şeyim hazır. Buraya da eşyalar bıraktım; bulabildiğim her tatilde geldiğimde bir şeylerim olsun diye.” Dedesinin o hüzünlü bakışlarına daha fazla dayanamayacağını düşünen Arlene son bir kez dedesine sarıldı. Öylesine kuvvetli kavradı ki Luke’ı, sanki bir birine yapıştırılmış iki demir parçasıydılar. 


Arlene ile Luke ayrılığın getireceği hüzne alışmaya çalışırken, Amerika’nın başka bir eyaleti olan Idaho’da evden ayrılacağına sevinen birileri vardı; Daniel Kinbordt. 


Yarın sabah ailesiyle beraber yaşadığı evden ayrılıp, yeni okuluna doğru yola çıkacaktı. Otobüs sabah 12.30’da hareket ediyordu. Herhalde son on yıl içinde Idaho’nun Snake Ovası’ndan ayrılıyor diye sevinen tek genç oydu. Ama ona da hak vermek gerekiyordu. Hayatta tek sevdiği iş olan resim çizmeyi engellemek için yaptıklarını kime yapsanız, dayanamazdı. 


Daniel’in amcası onun yaşlarındayken, aynı Daniel gibi resim çizmeye merak salmıştı. Okulundaki dersleri bırakıp, kendini çizim konusunda geliştirmeye çabalıyordu. Zamanla okuldaki dersleri kötü olduğu için atılmıştı ve bu umurunda bile değildi. Bunun yanında Daniel’in babası John, orta düzeyli bir öğrenci olarak okulu bitirmişti. Kardeşinin resim sevdasına yaptığı hatayı oğlunun da yapmasını istemiyordu. Bunun için resim çizmek, kalemi ev ödevi harici ele almak kesin olarak yasaktı. Çünkü Daniel’in amcası atıldığı okula rağmen resim konusunda hiçbir adım atamamıştı. 


Büyük babasının evine gittiklerinde amcasının eski odasını toparlayan Daniel, eski bir defter bulmuştu; amcasının ‘En Güzeller’ diye adlandırdığı bir defterdi. İlk çizimlerini onlara göre yapmıştı ama arkadaşlarının sözlerine göre Daniel’in çizimleri amcasınınkinden çok daha iyiydiler. Ne kadar gerçekti bu bilmiyor ama Daniel hâlâ arkadaşlarının söylediği o sözlerin izinden gidiyordu. 


Gizlice çizdiği bütün resimleri bir çantaya doldurdu. Bütün kitaplarını ve giysilerini toparlayıp, geriye hiçbir şey bırakmak istemiyordu. Her şeyi toparladığını gördüğü zaman doğruldu ve ellerini bir tarakmış gibi sarı saçlarından geçirdi. Son kontrol için gök mavisi gözlerini küçük odasında gezdirirken, masanın yanındaki yatakta duran resim kâğıdı gözüne takıldı. İstemsizce saçından aşağı doğu süzülen eli kabuk bağlamış dudağına doğru indi. Yumuşak teninde sert bir leke gibi duruyordu. 


Düşünceleri hemen okuldaki o son güne gitti. Teneffüste herkesten uzak yatağın üzerindeki o kâğıda resmini çiziyordu. Bitirirse, o güne kadar çizdiği en güzel portre olacaktı ama okulun kabadayısı gibi davranan bir çocuk kendiyle alay edip, kâğıdı yarıya kadar yırttığı için onunla kavgaya tutuşup, burnunu kırmıştı. Kendisi de dudağındaki ufak bir yara ile işten sıyrıldığını düşünüyordu ancak, burnunu kırdığı çocuğun babası bir şekilde Daniel’i okuldan attırmıştı. Bunun için yeni istikameti Massachusetts’ti. 


Aslına bakılırsa sevinmesi gerekiyordu çünkü nefret ettiği iki şeyden de yarın uzaklaşacaktı; ailesi ve okulu. Bu düşünce ile son kez yatağına girdi ve uzun zamandan beri olmadığı kadar huzurlu bir şekilde uykuya daldı. 


Güneş hem Lowa hem de Idaho için doğuyordu. Arlene, hazırlıklarını kontrol etmek için güneş odasına gelmeden önce uyandı. Bavullarını son kez kontrol etti, bilerek bıraktığı eşyaları hariç her şeyi yanına almıştı. 


Kahvaltısını yaptı ve dedesi ile sıkı sıkı sarıldı. Onu ne kadar özleyeceğini adı gibi biliyordu. 


“Ben temelli gitmiyorum. Geleceğim, bundan emin olabilirsin ihtiyar.” Diye moral vermeye çalıştı ama hiçbir şey Luke’ı şuan rahatlatamazdı, bir şekilde Arlene’nin gitmemesi haricinde. 


“Neden sene ortasında gidiyorsun ki? Biraz daha bekleyip ikinci yılında orada başlayabilirsin.” Sesinde inanmadığı bir umut vardı. 


“Bunun benim için ne kadar büyük bir şans olduğunu biliyorsun dede, gitmeliyim. Ama geri geleceğim.” 


Son kez sarıldı ve doya doya öptü dedesini. Güneş, arabasını cehenneme çevirmişe benziyordu. Kapının kulpu bile yanıyordu. Ama kapıyı açtı ve şoför koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı.      Güneşe doğru gidiyordu; doğuya doğru. Hayatının geri kalanını köklü bir değişimin beklediğini biliyordu. Belki de bir profesör olabilecekti. Ölen annesi gibi bir cerrah da olabilirdi ya da. Belki de, annesinden önce ölen babası gibi bir mühendis. Hepsi kulağa çok hoş geliyordu ama o okula gitmekte ki asıl amacını kendisi de gayet iyi biliyordu; müzik. 


Arlene üzüntü ile yeni okuluna doğru direksiyon sallarken, aynı eyalete gideceği için mutluktan uçabilecek olan Daniel de yeni uyanıyordu. Otobüsle direkt olarak gideceği için o kadar erken kalkması gerekmiyordu. Uyandığında güneş odasının camından ona görünüyordu. 


Kalktı ve elini yüzünü yıkayıp, dolapları son kez kontrol etti, evde kendisine ait hiçbir şeyin kalmasını istemiyordu. Annesinin kendisine hiçbir şey hazırlamayacağını bildiği için bavullarını kaptığı gibi habersizce yola koyuldu. Geride bıraktığı hayat bozuntusu şeyden utanıyordu. Tek bir övgüsü vardı; yaptığı çizimler. 


Belki bir not bırakmalıydı ama büyük ihtimalle annesi babası notu gördüklerinde hiçbir şey demeyeceklerdi. Sonuçta eğer çizimlere devam etmek istiyorsan kendin bir okul bulmak zorundasın diyerek onu kovanlar onlardı. Daniel da çok şanslıydı çünkü katıldığı bir çizim yarışmasında kazandığı birincilikle, gerçekten hatırı sayılır bir okulda yüzde yüz burs kazanmıştı. Yol parasını da bazı çizimlerini satarak karşılamıştı. Yepyeni, muhteşem bir hayat onu 12.30’da kalkacak otobüse bekliyordu. Kısa sürede Massachusetts’de olacaktı ve kâbus yerini muhteşem güzelliklerdeki bir rüyaya bırakacaktı. 


Yorulmamak için bol bol mola vererek devam ediyordu yola. İlk defa böylesine uzun bir yola çıkmıştı. Biraz korkuyordu ama gideceği yeri hatırladıkça korkudan iz bile kalmıyordu aklında. Son molasından sonra direksiyona oturdu ve radyodan eğlenceli bir şeyler açtı. Müzik Arlene’nin neşesine neşe katıyordu. Her durduğunda kaybolmamak için haritaya bakmaktan ezberlemişti artık yolu. Yaklaşık beş-altı km sonra yol sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Artık güneş arkasındaydı, gölgesine doğru sürüyordu arabayı. Yol bomboştu. Sessizliği bozan tek şey Arlene’nin arabasıydı. 


Bir anda radyo kendi kendine kapandı ve arabanın sesi azalmaya başladı. Sanki televizyonun sesini kısılıyordu. Kısılan seslerden dolayı bir endişeye kapıldı ve etrafına bakınmaya başladı Arlene. Sanki git gide yavaşlıyordu araba. Benzin mi bitiyordu da duruyordu? Yoo… Hayır, benzin bitmiyordu. Yavaşlayan tek şey de araba değildi. Sağında esen rüzgârın ağaçları sallandırması da yavaşlıyordu. Her şey git gide yavaşlarken hızlanan tek şey, Arlene’nin kalbiydi. Onun her atışını rahatlıkla hissedebiliyordu. Sanki günlerdir uyumamışçasına ağırlaştı gözkapakları. Ayağını gazdan çekmek istedi ama yapamadı. Kolları kenetlendi ve direksiyonu hareket ettiremez hale geldi. Kendisine ‘Ne oluyor?’ diye sorabilecek enerjisi bile yoktu. Ama o haldeyken aklına bir şey geldi; yol kısa süre sonra bitecek… 


Bulunduğu yolun sonundaki ayrımdan sağa dönmesi gerekiyordu ama yapamazdı. Üstüne üstün soldan hızla gelen bir otobüs de vardı. Daniel her şeyden habersiz otobüsün ortalarına yakın bir yerlerde uyuyordu. Ya da etrafındakiler uyuduğunu sanıyordu. 


Arlene’nin arabası yolun sonuna geldiğinde, Daniel gibi duyabildiği tek ses, bir birine çarpan bir otomobil ile otobüsün sesiydi. Gördükleri ise, bambaşka bir şeydi… 


“ ‘ ! < ] / | * _ “
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : karanlık delik,roman,öykü,hikaye

6/12/2009 - Yazmak. . .

Kategori: deneme
Yazmak kimisi için bir hedeftir. Kimisi için bir amaçtır. Kimisi için hayatın anlamıdır. Bazıları sadece para, şan, şöhret olarak görür yazmayı. Kimisi de paranın derdinden uzaklaşmak olarak...

Bana göre hayat tek yönlü bir yoldur. Yol tek kişiliktir ve yanınızda kimse olamaz. Hayatımıza anlam katacak kişiler, bize varlıklarıyla mutluluk verecek kişiler de yan yoldadırlar. Belki o yolda aynı hızda ilerleriz yan yana. Aynı yolda olmasak da, aynı doğrultuda oluruz. Ancak her yolun kendine göre bir gidişatı vardır...

O kişinin yolundaki son ya da giriş çıkışlarla sizin yolunuzdakiler uyuşmayabilir. Bir ayrılık anı olabilir. Ya da kendi yolunuzun sonuna kadar olacak bir ayrılık anı. Peki, kendimizi o kişiye ya da kişilere unutturmamak için ne yapacağız? Ne yaparsak yol ayrımından sonra da hatırlarlar bizi? 

Tarihte bir çok kişi düşünmüş bu soruyu. Herkes kendisine göre bir cevap bulmuş. Birisi bir ev yapmış; tamamı kendi eseri olan. Diğeri bir heykel yapmış; yıllarını verdiği. Bir diğeri bir şiir yazmış; dinleyeni ağlatacak. Ben de yazmayı seçtim; okuyanın hayatına yön verecek, yeni bir rota belirleyecek.

Hem bir hatırlatıcı, hem de bir rahatlatıcı benim için yazmak... Yazdıkça rahatlıyor, eğleniyor ve neşeleniyorum. Ne kadar iyi yazdığım önemli değil, okunmak ya da okunmamak da. Ama ben gerekenleri paylaşıyorum...

Sizin yönteminiz hangisi hatırlanmak olmak için?
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : Yazmak,deneme,kendi yolumuz,

6/12/2009 - Karanlık Delik (11. Bölüm)

Kategori: Roman
11.Bölüm

( Ankara - 1998 Nisan )




“Kızım, şu çöpleri atar mısın?” dedi Selin Hanım, odasında uzun süredir sessizce oturan kızına. 


Özlem ise, annesinin ne dediğini duyamayacak kadar dalgındı. Sabah servise binerken ve sınıfta sınav sırasında gördükleri kafasını öylesine kurcalıyordu ki, dışarıdan gelecek hiçbir sese karşı açık değildi. Farkında olmadan sağ eli, kumral rengi, uzun saçlarında dolaşıyordu. Parmağını saçına dolayıp, çekiyordu ama ne yaptığını ve neden yaptığını bilmiyordu. 


‘Neden gördüm ben o simgeleri? Anlamları ne onların?’ diye birçok sorunun cevabını arıyordu ama en ufacık bir fikri dahi yoktu Özlem’in. Kesişimleri bulmaya çalıştı, gözünü her kapattığında karşısına gelen o simgeler arasında. Korkuyordu ama denemek de istiyordu; gözlerini kapatıp, o simgeleri incelemeyi. Sonunda uzun süre bakmaya karar vermişken annesi sol omzuna dokundu. 


“Beni duymuyor musun Özlem? Çöpler...” dedi elindeki kovayı göstererek. “Al hadi at.” 


Omzuna değen elle irkilen Özlem hemen ayağa kalktı ve annesinin uzattığı kovayı alırken “Duymamışım, hemen atarım.” Diyip hızla dışarı çıktı. 


Kapıyı açtığı anda gördüğü karanlık, onu karanlığa saplamıştı. Korkuyordu bir şeylerden ama neyden olduğu hakkında en ufacık bir fikri dahi yoktu. Yavaş ve emin adımlarla sokağın karşısında duran konteynıra doğru yürüdü. Rüzgâr ılık ve hafifti, adeta Selin Hanımın okşaması gibi okşuyordu Özlem’i. Konteynıra yaklaştıkça nedenini iyi bildiği bir korku daha içinde belirdi. 


İki yıl önce yine gece vakti çöp atmaya çıkmıştı. Sokaktaki üç lambadan en yakındaki bozulmuş, yanmıyordu. Bu yeterince korkutucu olan ortama daha da korku salıyor, titremesini engellenemez duruma getiriyordu. Yavaşça kovanın içindeki poşeti aldı ve yavaşça kovadan çıkartmaya başladı. Poşetin kovaya sürterken çıkarttığı ses kulakları tırmalar cinstendi. Poşet tamamıyla çıktıktan sonra sağ ayağını destek için bir adım geri çekti ve iyice gerilip poşeti konteynıra fırlattı. 


Poşet konteynıra çarpar çarpmaz içeriden siyah bir kedi miyavlayarak önce Özlem’in göğsüne, ardından da yere atlayarak karanlığa karıştı. O gece, Özlem’in beynine unutulmaz bir kâbus olarak yerleşti ve hâlâ her çöp atışında içinden kedi çıkmasından korkuyor. 


Ama karalıktan gelen ayak sesleri eşliğinde daha fazla orada öylece durabileceğini düşünmüyordu. Yavaşça yaklaştı ve bir tekme attı konteynıra; içinde bir şey varsa çıksın diye ama hiçbir şey çıkmadı dışarı. Bunun üstüne poşeti hızlıca çıkarttı ve yaklaşan ayak sesleri gelmeden önce attı. Tam arkasını döndü ki, öylece kaldı. istedi ama diyemedi. Ağzı hareket etmiyordu, bütün vücudu gibi. Özlem çığlık çığlığa bağırmak, sağ sola koşmak isterken gözlerinin önünde bir ışık parladı; rengi annesinin saçından da kızıldı ve ateş kadar sıcaktı. Yine o simgeleri göreceğini biliyordu ama neden bu kadar ağır olduğunu bilmiyordu. Vücudu gittikçe ağırlaşıyor, ayakta duramıyordu artık. Hızlanan kalbinin her atışında ateşin içinde bir şeyler beliriyordu. Sonunda öylesine hızlandı ki kalbi, ateşin içinde bir patlama oldu. Bilinçsizce yere yığılırken son hatırladığı şey o simgelerdi… 


Sanki su altındaymış gibi etraftaki sesleri yankılı duyuyordu. Gözleri yarı açık vaziyette bir çift ayak gördü; kendisine doğru koşan. Kulaklarına acı verici bir duygu ile “Özlem! İyi misin?” sözleri yankılanıyordu. Yavaşça doğrulmaya çalıştı ve konuşmak istedi; neler olduğunu söylemek istedi ama sanki biraz önce hareketlerini durduran güç bir kez daha durduruyordu onu. Sadece “Ben… Ben bilmiyorum.” Diyebildi. 


Ardından gelen soru yağmuruna cevap veremediği için “Benim gitmem lazım.” Dedi ve yavaşça doğrulup eve doğru yürümeye başladı. Arkasına dönüp, Deniz’e bütün olanları anlatmak istiyordu ama ayakları Deniz’e döndüğünde hareket etmiyordu bile. Eve girdi ve rahatça düşünebilmek için Selin Hanıma “Ben yatıyorum anne.” dedikten sonra odasına gitti ve yatağa uzandı. Uyumak ve dinlenmek istiyordu; düşerken kolunu hafif incitmişti hatta ama son gördüklerinin ağırlığından sonra gözlerini kapatmaya korkuyordu. 


Yağmur sonrası deniz rengini andıran o mavi gözler, sırtüstü uzanırken bir kere bile bilinçli olarak kapanmadı. Ara sıra incittiği sol koluna bakıyordu ve kanayan yere sağ eli ile bastırıyordu. 


Normalde kan görmeye korkan Özlem, kanını kendi eli ile korkudan uzak bir şekilde durdurmaya çalışıyordu. 


Saatler ilerliyor, dışarıdan gelen sesler gittikçe azalıyordu. Dayanamıyordu artık Özlem; uyuması gerekiyordu. Ama göreceği o işaretleri de düşünmeden edemiyordu. Biraz daha beklerse gözleri zaten kendiliğinden kapanacak ve o simgelerin yanında bulacaktı kendisini yine. Buna dayanabileceğini sanmıyordu ama dayanması gerektiğini de biliyordu. ‘Ne yapmalıyım?’ diye uzun uzun düşünüyordu yatağa uzandığından beri ama hâlâ bir cevap bulamamıştı. 


Artık öylesine ağırlaşmıştı ki göz kapakları; beyni derin düşüncelerdeyken, gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. Nedenini bilmediği bir yaş, sağ gözünden boynuna doğru süzülürken gözleri tamamıyla kapandı. Karşısına çıkan şeyler sandığı kadar korkutucu değillerdi. Bir süre onlara baktı ama yorgunluğu orada da devam ediyordu. Karanlığı aydınlatan o simgelerin karşısında nedensiz bir rahatlığa ulaştı ve karşısındaki manzarayı izleyerekten uykuya daldı. 


‘ ! < ] / | * _ 


‘ , ] )[ * ? 


( < é + )[ * “ 


Küçük, sıradan yeşil evlerindeki küçük odasında uykuya dalan Özlem kadar rahat olmayan birisi vardı yakınlarda. Evlerinin yanındaki hemen hemen aynı boyutlara sahip evde mutfakta yarın için yemek yapan Tuğçe Hanımdan başkası da henüz uyanıktı; Deniz. 


… her şeyi göze alarak gözlerini kapadı Deniz. Gözlerini kapatacak cesarete ulaşmış olsa da hâlâ çok korkuyordu ama kapanan gözlerle birlikte korku yerini rahatlıkla harmanlanmış bir endişeye bıraktı. Korkmalı mıydı yoksa önemsememeli miydi, simgelerin kapanan gözlerin ardında olmayışına. 


Aslında sadece bir gün görmüştü onları. Hatta bir gün bile sayılmazdı. Ama gözlerini kapatıp da onları seyrettiği her an bir asır gibi uzundu. İlk görüntüye gelirlerken öylesine acılar hissediyordu ki, öğretmeni Hasan Beyin arabası üstünden geçse daha iyiydi. Ama onlara ikinci kez bakmak için gözlerini kapattığında ruhu sanki başka dünyalara yöneliyor, bir serçe misali masmavi gökte süzülüyordu sanki her ne kadar yüreğinin derinlerinde bir yelerde korkunun sesi duyulsa da. 


Şimdi gözlerini kapatıp da karanlıkla karşılaşınca afallamıştı. Daha ilk simgeden beri duyduğu o ses, –bunların hepsi senin o muhteşem hayal gücünün ürünü- şiddetini arttırmıştı artık. Kalbinden gelen –sen delirmiyorsun. Sen önemli bir görev için seçildin. Sen…- ses ise, süt dökmüş kedi misali varlığını hiç mi hiç belli etmiyordu. 


Ama ne kadar alçak olsa da kalbinin sesi, ruhuna huzur verdiği için diğerini bastırıyor gibiydi, zihni dünyadan rüyalar âlemine geçerken. 


“Denizzz… Denizzz… Denizzz…” diye bir ses geliyordu karanlık gökyüzünün derinliklerinden. Duyan en sinirli insanı bile rahatlatabilecek bir tona sahipti. Bebekliğinde annesinin söylediği ninnilerden daha güzeldi ama bir farkı vardı; bu ses uyutmuyordu, kendine çekiyordu. 


Sesin nereden geldiği belli değildi çünkü ses yankılanarak geliyordu. belki de korkmalıydı ama onun yerine mutluluğu arar gözlerle etrafına bakıyordu Deniz; içinde bulunduğu karanlıkta dikkat çeken yeşil bir çift gözle…


. . .Yeşil Gözler. . .

Önceki bölüme buradan ulaşabilirsiniz.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : karanlık,delik,roman,yazı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gelişim içindeki acemi bir yazardan. .

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

Yazmak deneme kendi yolumuz çoktan yedik roman öykü kıyamet sonrası karanlık delik hikaye karanlık delik yazı edebiyat fantastik

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
hulela
drsaglik
zalim ...
pakdamar
donjant
cubukss